Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Hava Durumu

Weather data OK.
ANKARA
13 °C
[Details]

Divriğili Önemli Kişiler

ABDULLAH BEY. Kapıcıbaşı, mütesellim, (d.? – ö.1816).Divriğili Hacı Osman Ağa’nın Oğlu, Hacıİsmail Ağa’nın torunu, Köse Mustafa Paşa’nın kardeşidir.1801’de Divriği mütesellimi idi.Kardeşinin sağlığında sakin bir kimse olarak tanınmıştı.1813’de yeğeni Hafız Veliyüddün Paşa idam edilince, öteden beri bu ailenin Akçadağ Kürtleriyle ilişkileri olduğu, Divriği’de kaldıkları sürece belki uygunsuz bir harekette bulunabilirler gerekçesiyle, Maktul Paşa’nın eşi ve çocuklarıyla birlikte Abdullah Bey’in de Divriği’de oturması sakıncalı görüldü.Baba İbrahim Paşa’nın önerisiyle Sivas’ta ikamete memur edildiler.İki sene sonra geri döndüler.Veliyüddün Paşa’nın bütün mallarına el konulmuş, hakları da elinden alınmıştı.Ailesi müşkül durumda idi.Abdullah bey, çocuklarla birlikte annelerini de yanına alıp İstanbul’a götürdü,Padişah’a yalvarıp, bütün mal ve mülklerinin iadesini sağladı.Kendisine de Kapıcıbaşılık rütbesi verildi.1816’da görevle İstanbul’a giderken yolda hastalandı ve öldü.Bir kızından başka çocuğu yoktu.İyi niyetli, başı yatkın dürüst bir kişi idi.

 

ABDULLAH PAŞA. (D.1865 – Ö.1917).Divriği’de doğdu.Mehmet Bey’in oğludur.Çocukluğu ve gençliği paşa ve bey konaklarında geçti.1895’te eşkıyalarla iş birliği yapmaya başladı.Onlardan bir hayli pay aldı.Unvanlı paşalardan Karabet ölünce, hazinesi yakın komşulardan birisinin eline geçti.Abdullah Bey dalavere ve zorbalıkla bu servetin üzerine oturdu.Önce kendine mükemmel bir konak yaptırdı.Ardandan İstanbul’a gidip Hicaz Demiryolu Kampanyası’na katıldı.200 altın lira bağışlayarak paşalık unvanı elde etti.Törenle Divriği’ye dönünce zorbalığını bir kat daha arttırdı.1907’de Midilli Mutasarlığına atandı.II.Meşrutiyet’in ilanında Mutasarrıflıktan azledilip paşalık unvanı geri alındı ve Divriği’de oturmaya memur edildi.1913’de Belediye Başkanı oldu.Birinci Dünya Savaşı’nda Rusların Kemah’a yaklaştığı haberi duyulunca Gürün’e kaçtı.1917’de döndü ama, gelişin üçüncü günü tifüsten öldü. Abdullah Paşa’nın yaşamı tamamen gösteriş ve hükmetmeye düşkün bir derebeyi özentisi içinde geçti.

 

ABDULLAH PAŞA. (D.? – Ö.1777) Divriğili.Abaza Mehmet Paşa’nın kölesi idi.Cesareti ve çalışkanlığı sayesinde Başçuhadarı, sonra orduda Başbakıkulu oldu.1768 temmuz ayında Mirmiranlığa yükselip Balıkesir mutasarrıflığına atandı.Katıldığı Osmanlı-Rus savaşında gösterdiği başarodan ötürü vezirliğe yükseldi.1773’te Silistre, 1775’te Diyarbakır Valisi oldu.İki sene sonra bu görevine Aydın Muhassıllığı, hemen arkasından Karahisar Muhassıllığı eklendi.1777’de üzerindeki sürücülük görevini yerine getiremeden öldü.Yiğit bir asker, gayretli bir iş adamı, doğruluktan ayrılmayan deneyimli bir yönetici idi.Mehmet ve Nebi adındaki iki oğlu da Mirmiran olmuşlardı.

 

ABDURRAHMAN NACİ DEMİRDAĞ. Mühendis, müteahhit, milletvekili. (d.Divriği/1890 – 1944). Mühürdarzade Mustantik Ömer Bey İle Ayşe Hanım’ın oğlu.
Henüz 1 yaşına girmeden babasını kaybetti.İptidai ve rüştî tahsilini Divriği’de, idadi tahsilini Beyrut’ta yaptı.Yüksek Mühendis Mektebi’ne girdi (1905) ve yüksek mühendis diploması aldı (1914).Aynı yıl ihtiyat zabit namzedi olarak Harbiye Mektebi’ne girdi.Dört ay eğitim gördükten sonra Harbiye Nezareti’nce Keşan’daki 6. Amale Taburu Mühendisliğine tayin oldundu ve taburla Arıburnu cephesinde gizli yollar ve siperler inşaatında çalıştı.Harp madalyası ile taltif olundu.12 Ekim 1915’den Haziran 1919 tarihine kadar Hicaz demiryolu Mısır şubesi kısım mühendisliğine ve 1 Haziran 1919’dan 8 Aralık 1919’a kadar Samsun-Sivas Demiryolu Hattı inşaatında ve bu tarihten 2 Ağustos 1924 tarihine kadar da Tapu Kadastro Başmühendisi olarak çalıştıktan sonra istifa etti.Kendinden üç yaş büyük olan ağabeysi Nuri Demirdağ ile birleşti ve taahhüt işlerine girdi.Doğru, çalışkan açık kalpliliği sayesinde, kısa zamanda herkesin güvenini kazandı.

Yaptığı büyük işler arasında Ankara Garı, Sivas-Samsun ve Sivas-Erzurum demiryolu zikredilebilir.1938’de 966 oyla Sivas milletvekilliğine seçildi.Ondan sonraki çalışmasını tamamen millet işlerine yöneltti.Ankara’da yaptığı bir at gezintisi sonunda rahatsızlandı (1944).Her türlü gayrete rağmen kurtulamadı.Aynı gün vefat etti.A.Naci Demirdağ evli ve beş çocuk sahibiydi.

Naci Demirdağ, pek çok yurt çocuklarının da koruyucusu ve mânevi babası idi.Kendisine uzanan ellerin hiçbirisini boş çevirmedi.Bu temiz ve onurlu yurt çocuğunun yaptığı bağışlar sayılamayacak kadar çoktur.Örneğin: 160 bin sarfederek 24 km uzaktan Divriği’ye içme suyu getirdi.Her yıl, yoksul çocuklara elbise ve ayakkabı dağıttı.Yine her yıl, Sivas ili ve çevresi okullarını birinci, ikinci ve üçüncü bitirenlere saat, çanta, kalem ve pergel takımı gibi çeşitli armağanlar vermek suretiyle gençliği okumaya ve çalışmaya yönlendirdi.

O yüzde yüz servetini alın teriyle kazanmış olan Naci Demirdağ, çalışıp kazanmasını, hem de kazandığını memleketin en hayırlı işlerine, büyük bir gönül rahatlığı ile sarfetmesini bilmiş nadir bahtiyarlardandır.Oğlu, tanınmış film yapımcılarından Turgut Demirdağ’dır.

 

AĞA, İBRAHİM EREN. Saz şairi.(D.Sincan Bucağı/Divriği/1914 – Ö.7.7.1998).Babası Kömüoğulları’ndan Recep’tir.

Bir yaşına girmeden, babası asker olup Doğu cephesine sevkedildi.Bir daha da geri dönmedi.Yetim kalan 5 kız 2 oğlanı, annesi ve dayısı büyüttü.İlkokulu 6 sene de bitiren İbrahim, 14-15 yaşında iken çalgıya heves etti.Kışın boş zamanlarını saz ve keman çalarak geçiriyordu.Askerde jandarma sınıfına ayrılıp, onbaşı oldu ve Alaca bucağında karakol komutanlığı yaptı.Tezkere alıp da eve dönünce, Diktaş köyünden Nigâr adındaki bir kızla evlendi.14 ay da ihtiyat askerliği yaptı.Uzun bir hastalığa müteakip ilk eşi öldü.12 sene sonra Karyağdı köyünden Adile’yi aldı.Köyde yeteri kadar arazisi olmadığı için geçim sıkıntısı içindeydi.Zaman zaman bazı komşuları gibi İstanbul’a gitmeyi düşündü.Bir gün evi barkı toplayıp, kalkıp geldi.Bir dükkan açıp tam 12 yıl saz ticareti yaptı.

Ağa Eren, imalinde olduğu gibi, saz çalmanın da değerli bir ustasıydı.Muzaffer Sarısözen ondan çok türkü derledi.Bir kimse ne kadar dikkat ederse etsin parmaklarının hangi tele bastığını anlamakta zorlanırdı.Bir derleme esnasında güçlük çeken Sarısözen, ‘’İbrahim senin parmakların puştluk ediyor’’ demişti.

Dayısı Sincanlı (Divriği) Kurbanî’ye özenmiş olmalı ki, o da şair.Kendi yazıp, yine de kendi besteliyor.Halk arasındaki adı ‘’Ağadayı’’.Ağa mahlası bu sanın kısaltılmışı.

Hiç olmaz mı şu aşkıma derman
Yandı yürek kebap oldu elbette
Ol yârdır âşıkın derdine derman
Artar bu yareler sönmez elbette

Âşığa her zaman ma’şuk gerektir
Ma’şuksuz âşığa her söz emektir
Var olan dünyada bir aynelhak’tır
O sultana lâyık olur elbette 

Âşıkın ma’şuka yalvarmak işi
Ma’şuksuz âşığın nerede işi
Ma’şuka yalvar ki bulasın eşi
Ağlar bu gözlerim çağlar elbette 

Vur sazına şöyle Ağa Eren’im
Canansız değilim yoktur gümanım
Yaremi emleyen odur dermanım
Fermanım ol yare bağlı elbette

Yine bugün niçin firkatlenirsin
Sarı turnam bugün yaralandı mı
İnleye inleye sen dertlenirsin
Sarı turnam bugün yaralandın mı

Söyle yarana ben merhem olayım
Ben senin ustanım kurban olayım
Sen gel benim ile bir can olayım
Sarı turnam bugün yaralandın mı 

Sana ustan takmış on sekiz perde
Ustanı salarsın bin türlü derde
Yolun Hüseynî’dir hele bil sen de
Sarı turnam bugün yaralandın mı

Telinin düzeni üçler andırır
O üçlerin derdi cihan yandırır
Hele sızlayışın beni öldürür
Sarı turnam bugün yaralandın mı 

Tellerin dokuzdur sana ar mıdır
Ustana bir diyeceğin var mıdır
İkimizin istediği bir yârdır
Sarı turnam bugün yaralandın mı

Seni dinlemeyen dünyada bilmez
Sensiz ustan bile cennete girmez
Ustanı yitirsen yüzlerin gülmez
Sarı turnam bugün yaralandın mı

Ardıç ağacından yapılmış kendin
Seni çalan ustan tutmuştur pendin
Senin bu dünyada bulunmaz dengin
Sarı turnam bugün yaralandın mı

Ustanı bulmazsan sen yas tutarsın
Yüzün gülmez asla feryat edersin
Ağa sen de bir gün elbet gidersin
Sarı turnam bugün yaralandın mı

 

AHMET PAŞA, TELLİOĞLU. (D.Divriği/? – Ö./?).Divriği’de adını taşıyan bir mahalle, üzeri damlı bir de cami var.Seyid Mehmet Galip Paşa’nın kapısında yetişti.Mirmiran olup 1804 – 1813 yılları arasında Keban ve Ergani Madenleri Eminliği yaptı.Görevinden ayrılmasının nedeni haksız suçlamalardır.Sözde Veliyüddün Paşa’nın isyanında ona yardımcı olmuş.Halbuki o, Veliyüddün Paşa’yı değil, Divriği’yi bu asinin şerrinden korumak istemişti.1815’te Niğde Mutasarrıflığına getirildi.halk arasında, 1200’de Çıldır Valisi oldu ve orada öldü deniyor.Bu gerçekle ilgisi olmayan bir söylentidir.

 

ALİ ERTEKİN. (D.Başören köyü/Divriği/1929).Babası Esef, anası İslim.

Divriği Cumhuriyet İlkokulunu bitirdi.15 yaşında iken bir tür cilt hastalığına yakalandı.Sağaltmak amacıyla Elazığ, sonrada İstanbul’a götürdüler.Kim ne önerdiyse hepsine başvurup hastane hastane dolaştılar.Düzelecek yere daha da kötüleşti.Üstelik iki gözünü birden kaybetti.Çok geçmeden anası öldü, analık elinde kaldı, babası ölünce toprak bir damın içinde kimsesiz kaldı.Her ne kadar komşuları yardımına koşuyor , bazen yemeğini dahi onlar yediriyor olsa da yine de yalnız sayılırdı.Bir kış gecesi hava almak için dışarı çıkmıştı.Yolu doğrulayıp bir türlü eve gelemedi.Etraftan yetişmeseler donup kalacaktı.

1955’de babasının ölümü üzerine Ali’yi bir düşüncedir aldı.İşte o günlerde duygularını ifade etmek için şiir söylemeye başladı.Bu süre 10 – 15 yıl devam etti.Ondan sonra bıraktı.Diyor ki: ‘’Eskisi gibi düşünemiyorum.Fazla düşünürsem başım ağrıyor.’’

Ali’nin şiir defterini gördüm.İçinde 50’ye yakın deyiş var.Her biri destan kadar uzun.Rediften önceki uyaklara fazla dikkat etmemiş ama, duygularını başarıyla dile getirmiş.

-Feleğe Kahrım-

Yeni değmiş idim on beş yaşıma
Bu nasıl dert idi geldi başıma
Ne kadar düşmüşsün benim peşime
Benim ile davan ne idi felek 

Çamşıhı içinde beni mi buldun
Ne kadar zalimsin dalıma bindin
Bir annem var idi elimden aldın
Analık eline bıraktın felek

Taze fidan iken kırdın dalımı
Soldurdun yaprağım büktün belimi
Herkese verdiğin güzel ölümü
Onu da mı bana çok gördün felek

Bu derdin elinden ağrıdı gözüm
Analık zalimdir geçmiyor sözüm
Kara topraklara yazaydım yazım
Benim ile davan olmazdı felek

Cümle emsallerim hep murat aldı
Felek kılıcını başıma çaldı
Elazığ İstanbul vatanım oldu
Çürüttün ömrümü gurbette felek

Bu nasıl dert idi dermanı yoktur
Buna da bir çare bulmadı doktor
Düştüm hastaneye hiç kimsem yoktur
Gariplere yoldaş eyledin felek

Nedir bu çektiğim ıstırap zulüm
Kesildi takatim kalmadı halim
Muradım gözümde koydun sen benim
Muradın yerini aldı mı felek

Rengimi dönderdin solmuş güllere
Beni sen düşürdün dilden dillere
En sonunda attın gurbet ellere
Yine de yakamı salmadın felek

Komşudan komşuya varamaz oldum
Yuvasız kuş gibi ortada kaldım
İki gözlerimi elimden aldın
Bunu da hepsine baş ettin felek

Değmeyin Ali’ye böyle söylesin
Vefasız dünyayı artık n’eylesin
Yalvarın Allah’a yarenler dostlar
Şu düşkün halime yardım eylesin

 

ALİ PAŞA. (XVIII.YY.).1744 tarihli Sivas Şer’iyye Sicili’nde ‘’Divriği mukataasının selis hissesine mutasarrıf devletli Ali Paşa Efendimiz Hazretleri’’ kaydından Divriğili ve o tarihte hayatta olduğu anlaşılıyorsa da, yaşamı hakkında hiçbir açıklamaya rastlamadık.Sadece daha sonraki tarihlerde Ali Paşazade sanıyla Yusuf, İsmail, Mehmet, Mustafa ve Ali Beylerin adları geçiyorsa da bunlardan hangisinin oğlu, hangisinin torunu olduğu belirtilmemiş

 

ALİ TAN. (D.Oyuktepe köyü/Divriği/1948). Araştırmacı Kutlu Özen şairi bize şöyle tanıtıyor: ‘’On yaşlarında iken babasını kaybetmiş.Ailenin bütün yükü omuzlarına binmiş.Babası demiryollarında işçi imiş, ama maaş bile bağlamamışlar.Kendisi gibi yetim kalan beş kardeşi daha varmış.

İlk ve Ortaokulu Divriği’de okumuş.Yazın çobanlık yapmış, çift sürmüş, ekin biçmiş….. Okullar açıldığında kimseye muhtaç olmadan kendi kazandığı üç beş kuruşlarla okumuş.Sivas İlköğretmen okulunu da bin bir zorluklarla bitiren Ali Tan,On beş yıllık bir ilkokul öğretmeni.On beş yıl boyunca hep köy öğretmenliği yapmış.Halen Divriği Maden İlkokulun da öğretmen.

 

ARİF MEHMET PAŞA. (d.Divriği/? – ö.İstanbul/1861).Sicilli Osmani’de şu bilgi verilmektedir: ‘’Ramazanoğulları’ndandır.Yazıcı Divriği Mehmet Efendi’nin mahdumudur.Mektubi-i Sadr-ı Ali ve sonra Amediye girip 228’de (1813) hâcegândan olarak bade Sadaret Mektupçusu oldu.240 Muharreminde (Ağustos 1824) Hadi Efendi ile beraber azlolundu.241’de (1825) Esham Mukataacısı, 43’de (1827) Cizye muhasebecisi, 44 Muharreminde (Temmuz 1828) Cebehane Nazırı, 46’da (1830) Mevkufati olup 47’de (1831) azledildi.47 Şevvalinde (Mart 1832) Tophane Nazırı oldu.Bade Asakir-i Muntazıma Nazırı unvanıyla Reşat Paşa ordusuna gidip geldi.48 Şevvalinde (Şubat 1833) azledildi.53 Zilhiccesi 23’ünde (Şubat 1838) Şûra-yı Babıâli azası olup 55 evasıtında (11838 ortalarında) meclis lağvedildi.55 Ramazanında (Kasım 1839) Ticaret Müsteşarı, o sene Zilhiccesinde (Şubat 1840) Mühimmat-ı Hiyamiyye Nazırı, 57 Saferinde (Şubat 1841) Sadaret Müsteşarı, 57 Rebiülâhirinde (Mayıs 1841) Meclis-i Vâlâ Reisi olup 58 Cemaziyelâhirinde (Temmuz 1842) azledildi.59 Şevvalinde (Ekim 1843) Meclis-i Vâlâ Azası, 65 Cemaziyelâhirinde (Nisan 1849) saniyen Meclis-i Vâlâ Reisi olup, 66Cemaziyelevvelinde (Şubat 1852) azledildi.69 Şabanında (Ekim 1853) Meclis-i Âli Azası olup,1278 Zilhiccesinde (Ağustos 1854) vefat eylemiştir.Âkil, müdebbir, vakur, münşi, cesur idi.

Mahdumu Âtıf Bey’dir.Damadı Cihanzade Âtıf ve Ali Şefik Bey’lerdir.Divan-ı Muhasebat Reisi Zühtü Beyefendi hafididir.’’

 

ÂRİFÎ. (XIX.yy.).Divriğili Köse Mustafa Paşa’nın küçük kardeşi Mehmet Bey’in oğludur.Hakkında hiçbir bilgiye sahip değiliz.Varlığını ancak kardeşi Hacı Sait Bey’in mezar taşına yazdığı kitabe ile öğreniyoruz.Aşağıdaki şiiri değerli tarihçi Necdet Sakaoğlu’nun ‘’Köse Paşa Hanedanı’’ adındaki kitabından aldım.Gerçi Divriği’de düzenlenen cönklerde Ârif ve Ârifî tapşırmalı hece ve aruz şiirler varsa da, şairlerimize ait olduğuna dair bir belirti yok.Hatta bazılarında Bektaşilik temayülü görülmektedir.Ârifî’nin ait olduğu aile ise sünnidir.

Mehmet beyzade Hacı Sait Bey
Misalin görmemişti çeşm-i devran

Anın ahlak-ı şerifi der-efvah
Kamu nam-ı şerifi veş-nümayan

Pesendide her etvarı müsellem
Kaba-yı râziye nefsinde cisman

Hezar hüzün ile Ârifî dedi tarih
Huda’ya darüsselam kıla ihsan

1258 (1842)

 

EBUBEKİR PAŞA. (?. – 1784).Divriğili Memiş Paşazade Osman Paşa’nın oğludur.1754 tarihli Divriği Şerri’ye Sicili’nde ‘’fahr-ül ulema Memiş Paşazade Ebubekir Bey’’ sözleri ile tanımlanıyor.Kapıcıbaşı iken, mirmiran (1755), İki yıl sonra Amasya, Alâiye Mutasarrıfı (1760), Hotin Kalesi Muhafızı (1761), Köstendil (1762), ikinci kez Amasya (1764), Kayseri ve Kırşehir Mutasarrıfı (1767).Bir Ara Ohri sancağına atandı ise de görev yerine gitmeden tekrar Kayseri mutasarrıflığına iade edildi.Rumeli’ndeki Osmanlı-Rus savaşına katıldı (1770).Bir başarı sağlayamadığı gibi, çatışmaların birinde düşman fazla sıkıştırınca kaçmayı yeğledi.Bu hareketinden dolayı mirmiranlığı üzerinden alınıp Divriği’de oturulmaya memur edildi.Uzun süre bir daha görev alamadı.Ancak, Erzurum Valisi ve Kars Seraskeri Hafız Mustafa Paşa’nın – bazı hizmetleri göz önünde tutularak – önerisyle yeniden mirmiran oldu.Çankırı Mutasarrıfı iken meseleden dolayı öfkelenipte müftüyü idam edince, kendisine de aynı ceza uygulandı.

Mecit ve Mehmet adında iki oğlu olan Ebubekir Paşa, Vezir Köse Mustafa Paşa’nın da kayınpederi idi.

 

ER MUSTAFA. (XIX.yy.). Divriği’nin Ziniski köyünde doğdu.63 yaşında iken XX.yy’ın başında öldüğü takmin edilmektedir.

Şairliğe 40 yaşından sonra başladı.Bunun nedenini akrabaları şöyle anlatıyor: ‘’Bir gün Hızır’la karşılaşmış.Koynundan bir elma çıkarıp Mustafa’ya uzatan Hızır, ‘Al bunun yarısını sen ye, yarısını da karına yedir.İkinizde birer iyi âşık olacaksınız’, demiş.Hızır uzaklaştıktan sonra Mustafa Şöyle bir düşünmüş. ‘Adam sende…Kadından âşım mı olur’ deyip, hepsini kendi yemiş.İşte o günden sonra yüreği kaynayıp coşmuş.’’

Yalnız nefesler değil. Güzel aşk şiirleri de söyleyen Er Mustafa, kudretli bir şair.Bugüne değin tanınmayışının nedeni, Divriği Bektaşi şairlerinden bazılarının mahlas alma kurallarından kaynaklanıyor.Bunlar usta yanında çalışarak şair olmaz.Yedi büyük Bektaşi şairinden birini kendisine manevî usta yapıp, hemen söylemeye başlar.

Fakir Edna’m Hak’tan doldu bu dolu
Üstadım Hatayî kurdu bu yolu

Örneğinde görüldüğü gibi, kendi mahlasından sonra onun adını da anar.

Mustafa da, Sefil Edna gibi Hatayî’yi usta kabul etmiş.Bu bakımdan mahlas ister Er Mustafa olsun, ister kul Mustafa olsun, mahlas dizesinin sonunda Ustam Hatayî yahut yalnızca Hatayî adı geçiyorsa o şiir Er Mustafa’nın demektir.Böylesi bir tanım olmayanlarda ise, sadece mahlasın Er Mustafa olması yeterli görülebilir.

 

FAHRETTİN ERDOĞAN. Mücahit. (d. Yağbasan köyü/Divriği/1874 – ö./25 Mayıs 1958).Babası Piroğlu Mehmet.Memleketinden çocukken ayrıldı.İlkin İstanbul, sonra Akyol Burgaz’nda oturdu.Sarıkamış’ta evlenip oraya yerleşti.18 Ocak 1919’da merkezi Kars olan –henüz Rus yönetiminde idi- ‘’Cenubigarbi Kafkas Hükümeti Muvakkata-i Milliyyesi’’ kurucuları arasında idi.Bu Cumhuriyetin Dış İşleri Bakanı oldu.Erzurum’a geçip, Av. Hüseyin Avni Bey’in yazıhânesini karargâh haline getirdi.İstanbul’daki İtilâf Devletleri siyasi mümesillerine protestolar yağdırdı.İntibahnâme adındaki beyannamesini Doğu illerine dağıtıp halkı uyarmaya çalıştı.23 Nisan 1920’de kurulan Millet Meclisi’ne Kars Milletvekili olarak girdi.Ancak bir devre kaldı.Yayınladığı anılarında Kurtuluş Savaşı’na ait ilginç bilgiler vermektedir (1954).

 

FEDAYÎ. Asıl adı Mahmut. (d.Höbek köyü/Divriği yaklaşık 1821 – 1826 – ö.Höbek köyü/Divriği 1866).Dervişoğulları’ndan Ali ile Elif’in oğludur.

Çobanlık eder, yarı deli bir halde dolaşırdı.Halk ona deli nazarıyla bakar, hürmet ederdi.İstanbul’a, Haleb’e , Kars’a, Üç defa da Hacı Bektaş’a gitti.Erzurum dolaylarında öldürüldüğü söyleniyor.’’Yetmiş üçte kalp evini yudurdu.’’ Dediğine göre o tarihte şairliğe başladığı tahmin edilebilir.Ustası ve çırağı yoktur.Yüzden fazla nefes söyledi.

Sadedin nüzhet ‘’Bektaşi Şairleri nefesleri’’ adlı kitabında XVIII.yy. şairlerinden bir fedaî’den bahsediyor; onun bizimki ile bir ilgisi yok, oradaki şiirlerden müsemmen hariç, diğerleri tamamen ona mal edilmiş.Yalnız Zileli Fedaî ile Höbekli Fedaî’lerinkiler birbirine karıştırılıyor.

 

FERYADÎ. [Deli Derviş]. XIX.yy. Bektaşi şairi.Asıl adı Mehmet. (d.Zoğallı/Zara/yaklaşık 1824 – ö. Mamaş (Soğukpınar)/Kangal/yaklaşık 1904).Aslen Divriği’nin Ganut köyünden olup daha şair doğmadan babası Zoğallı’ya göç etmiş.

Halk arasında Deli Derviş adıyla tanınan bu şair hakkında geniş araştırma yapmak için 1974 yılında doğduğu ve öldüğü köylere gittim.Torunları ve onu şahsen tanıyan yaşlılarla konuştum.Zara’nın Zoğallı köyünde 86 yaşındaki Ahmet Dede Feryadî’yi şöyle anlatır:’’Küçüktüm….Zor hatırlıyorum….Ne hikmetse peşinden ayrılmazdım.Elindeki değneğini baston gibi kullanıp dayana dayana gezer dururdu.Uzun boylu, ince yapılı ve ak sakallı idi.Köylüler ona Derviş Ağa derlerdi.Adı Derviş felan değildi.Belki çok gezdiği için demişlerdir.Kendisi Sarı Saltık’lardandı.Dede idi.Divriği’den karsa kadar müritleri vardı.Sık sık buraları dolaşırdı.Kır bir ata binerdi.Çok güzel saz çalardı.Sazına ‘’Sarı Turna’’ derdi.Bir gün bir Ermeni şairle karşılaşmış.Kızgınlıkla vurup sazın perdelerini kırmış.Sazı perdesiz de çalmış.

‘’Üç oğlu vardı: En büyüğü Ahmet, ortancalı Hüseyin, küçüğü de Hasan.Büyük oğlu Ahmet Kangal’ın Soğukpınar (Mamaş) köyüne yerleşmişti.Derviş Ağa da son zamanlarını onun yanında geçirdi, orada öldü.Şunu deyim ki, ona Derviş diyenler yanılıyorlar.O deli değil. Dolu Derviş idi.’’

Oradan da öldüğü köy olan Soğukpınar’a gittim.Oğlu Ahmet’in oturduğu evi gördüm.Tek katlı, Harapça bir dam.Mezarı köyün karşısındaki tepenin üzerinde.Yakın zamanlara kadar bu mezar bir taş yığınından ibaretti.Ziyaretimden sonar güzel bir mezar yapıldığını işittim.Oğlu Ahmet’in mezarı hemen onunkinin yanıbaşında.

Köyün muhtarı emekli tahsildar Ali Temel: ‘’Deli Derviş bazen coşar, kendinden geçermiş.Epeyce yaşlanınca onu Zoğallı’da rahat bırakmamışlar.Başını alıp buraya, oğlunun yanına gelmiş.Neden sonra hatalarını anlamışlar da arkasından göndermişler ama, gitmemiş.’’ dedi.

Köyün, oldukça muntazam tutulmuş eski bir defteri var.Burada oğlu Ahmet ile ilgili bilgilere de yer verilmiş.Oradan çıkardığım sonuca göre Ahmet 1844 doğumlu.Babasının adı Mehmet.Deli Derviş Feryadî’nin asıl adı bu.Zaten köylülerde ‘’adı Derviş değildi, Halk öyle söylüyordu’’ diyorlar ve sonra da şu hususu belirtiyorlar: ‘’İlk mahlası Kul Yusuf’tu.Babasının adı Yusuf olduğu için, ‘’ben Yusuf kuluyum’’ demek istemişti.Git gide bu adı beğenmedi, Feryadî’de karar kıldı’’.

Bir şiirinde ‘’24 yaşımdan beri ağlarım’’ diyor.Ağlarım sözü şiire 24 yaşında başladığını ifade etmekle birlikte, cezbeye de bu yaşta tutulduğuna işaret olabilir.Belki de ‘’deli’’ sıfatı ona bu coşkusundan dolayı verilmiş olabilir.

Doğum tarihine gelince: Biliyoruz ki köylerde erkek de kız da erken evlendirilir.Şairimiz 20 yaşında iken evlendirildiği düşünülürse 1824 yılında doğması icap eder.Çünkü büyük oğlu Ahmet’in doğum tarihi 1844’tür.Bu hususu ona yetişen ihtiyarlarda kabul ediyor.’’1904 yılın da öldüğü zaman 80 yaşında vardı’’ diyorlar.Üç beş senelik bir yanılmayı tabii karşılamak gerekir

Şiirlerinin toplu olduğu bir defter yok.Ömrü boyunca çalmış, dinletmiş.Bazen okur-yazar bir meraklı tarafından birkaç şiiri deftere geçirilmiş.İşte elimize geçen parçalar bunlar.

Feryadî için iyi bir saz ustasıydı, deniyor.Bunun ispatı bugün için mümkün değil.Ancak iyi bir söz ustası olduğu bu örneklerden belli.

 

GANİ BABA. Ünlü Bektaşî babası. (d.Kevendüzü köyü/Divriği/1826 – ö.Kevendüzü köyü/Divriği/1889).Garip Musa Tekkesi müritlerinden Derviş Ağa’nın torunu, Kanber Ağa’nın oğludur.Asıl adı Muhammet.Çocukluğunda Derviş Muhammet’ten özel eğitim gördü.Ergenlik çağına girince Hacı Bektaş Tekkesi’ne gitti.Tam 12 yıl orda kalıp, verilen her görevi eksiksiz yerine getirdi.Ne incindi, ne de gocundu.Her hareketini yakından izleyen Şeyh, bir gün: ‘’Muhammet, sen hem çalışkan, hem de gani gönüllüsün.bundan sonra adın ‘Gani’ olsun.Artık ‘Baba’lık yapacak mertebeye ulaştın.Köyüne dön.Bir Tekke açıp hizmetine orada devam et.’’dedi.Gani Baba derhal Kevendüzü’ne geldi.Önce bir cami arkasından da bir Tekke yaptırdı.Ünü kısa zamanda çevreye yayıldı.Yalnız Divriği’nin değil, Şarkışla, Malatya’nın Arguvan, Erzincan’ın Tercan, hatta Kars’ın Selim ilçesindeki köyler bile bu tekkeye bağlandı.Kerbelâ’daki Hz. Hüseyin’in türbesini ziyaret eden Gani Baba, birkaç yıl orada kaldı.öldüğü zaman 63 yaşında idi.Mezarı sonradan yaptırdığı tekke civarındadır.

Anıları halk arasında halen söylenmektedir.İşte bunlardan biri: Atmalı aşireti reisi Battal Bey’in çoban köpeği hastalanmıştı.Gani Baba’nın kerametine inanan bu Bey, semiz bir koyunla birlikte, hasta köpeğini muska yazması için Gani Baba’ya gönderdi.Baba böylesi inançlara iltifat etmemekle, aşiret reisini gücendirmek istemedi, arzusunu yerine getirdi.Raslantı bu ya, köpek kısa zamanda iyileşti.Onun başarılarını kıskananlar protestoya yeltendi.Divriği Kadısı olumlu veya olumsuz bir karar vermekten çekindiği için olayı İstanbul’a yazdı.Gelen müfettişler her iki tarafıda dinledikten sonra muskanın içeriğini öğrenmek istediler.Köpeğin boynundaki muska yetkili bir kurul huzurunda açılıp okunda.Aynen şunlar yazılmıştı:’’Tamah ettim etine/Muska yazdım itine/Tutarsa da şeyime/Tutmazsa da şeyime’’.

Yalnız oradaki tanıklar değil, durum kendisine arz edilince padişah da kahkahalarla güldü. Gani Baba’yı İstanbul’a davet edip iltifatta bulundu ve Eğrisu Yaylası’nı tekke bağışladı.

 

GİRYANÎ. Adı Süleyman. (d.Divriği/1861 – ö. Kurtlarlı köyü/Divriği/1915).Babası Bozokluoğlu İbrahim Ağa.Karısının aile şöhretine izafeten kendisine Kârslıoğlu da denir.Özgeçmişi hakkındaki bilgiyi Söz Mülkünün Sultanları adlı kitabımızdan aynen aktarıyorum:

‘’Babasını küçük yaşta kaybetti.Bir süre mahalle mektebinde okuduktan sonra müderris ve vâiz Hasan Efendi’den Arapça ve Farsça ders gördü.Kangal ve Divriği köylerinde özel olarak öğretmenlik yaptı.Bilâhare Abdülhamit zamanında nahiye merkezlerinde açılan okullara 100 kuruş maaşla öğretmen tayin edildi.İstanbul’da bulunduğu sırada Maarif Nazırı’na yazdığı övgüden dolayı lutfa uğrayarak maaşı 150 kuruşa çıkarıldı.Vazıldan, Sincan, Sevir ve Tuğut köylerinde daha bir hayli öğretmenlik yaptıktan sonra ikramiye almak suretiyle emekliye ayrıldı.Süleyman yine boş durmadı.Özel öğretmenliğe devam etti.

Kendisinden küçük Sultan adına bir kız kardeşi vardı.Üç oğlundan en büyüğü Jandarma Yüzbaşısıyken öldü.

Çırağı Hasan Kusurî Efendinin teklifi ile 1902 yılında bir kitap yazdılar.Adı ‘’Necmü’l Kulüp yahut Kalpler Yıldızı’dır.’’.Her ne kadar müşterekse de şiirlerinin büyük çoğunluğu Giryanî’ye ait.’’Sebeb-i Nazmı ve Cem’i Kitap’’ başlığı altında kendisini şöyle tanıtıyor:

‘’İşit vatan-ı aslım mâcerası
Ki merbut-i Sivas, Divrik kazası
Süleyman ibn-i İbrahim bize ad
Bozokluzade şöheretiyle hem yad
Ki mahlas oldu Giryanî bana nâm
Bu lâız ile anarlar hâs ile âm’’

Hem divan ve hem de halk tarzında bir hayli şiir yazmıştır.Hece şiirleri sade ve samimi ise de, aruz şiirleri aksine çok ağdalı ve terkiplidir.Tarikata ait duygu ve düşünceleri çelişkili olup, bazen işi Âli Allahiliğe vardıracak kadar müfrittir.Bazen de Alevi dedelerinin yaptıkları yolsuzlukları görüp, onları ‘’Bakiyetü’s-süyuf-ı Çaldıran’’ sözleriyle ayıplayacak kadar ılımlı.Bazı şiirlerinde ‘’Sırrı’’, çoğunlukla da ‘’Süleyman’’ ve ‘’Giryanî’’ tapşırmasını kullanır.

Süleyman Giryanî, çevredeki Alevilerin adını saygı ile andıkları seçkin bir şairdir.

 

GULAM DERTLİ. (d.Gölveran köyü/Divriği/yaklaşık 1849 – ö. Gölveran köyü/Divriği/yaklaşık 1889).1949’da köyümde yaptığım araştırmada kimliğini şöyle saptadım: ‘’Asıl adı Abidin.Şöhretlerine Çamşıhoğlu denir.Bundan 60 sene kadar önce öldüğü zaman 40 – 50 yaşında vardı.Gözleri kördü.4 evladından biri sağ.100’e yakın şiirini bir deftere yazdırmışsa da zamanla kayboldu.’’(Divriği Şairleri, 1961)

 

HAFIZ KÂMİL. Asıl adı Hüseyin. (d.Erikli köyü/Divriği/? – ö. Erikli köyü/Divriği/?).Halk arasında Böcek Hoca olarak tanınırdı.XIX.yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yy’ın başlarında yaşayan şaire rüyasında ‘’Sefil Nazmi’’ dendiği için bazı şiirlerinde Nazmi mahlasını da kullandığı görülmektedir.Yaşamının uzun yıllarını İstanbul’da geçirdi.Delişmen bir halde ‘’Yâ Haydar’’ diyerek gezdiği söyleniyor.Yine rüyasında gördüğü ‘’Tutiya’’adında bir kıza âşık oluşunu, bu yüzden de bir süre tırmarhenede yattığını anlatırken:

Tutiya’m bana bir gömlek biçti
Lâkin yakasını ardında.

 

KÂZIM ARAT. Yönetici, (D.Divriği/1906 – Ö.Ankara/22 Mayıs 1964).Divriği’nin çok eski ailelerinden biri olan Karamahmutoğlu Mahmut Ağa ile Ayşe Hanım’ın oğlu.

İlk öğrenimini Divriği, orta öğrenimini Sivas’ta yaptı (1927).Mülkiye’yi bitirdi (1930).Aynı sene Ankara Valiliği Maiyet Memuru, ardından.Nüfus Müdürü oldu (1933).Vatani göreve çağrılıp (1934), yedek teğmen rütbesiyle terhis edildi (1936).4 gün sonra Ankara Seferberlik Müdürlüğü, Pazarcık Kaymakamlığı (1941), 14 gün sonra İç İşleri Bakanlığı, yine aynı bakanlığın Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü 4.Şube Müdürlüğü (1942), İller İdaresi I.Şube Müdürlüğü (1943), İç İşleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdür Yardımcılığı (1948), Kayseri (1950), Zonguldak (Ocak 1955), Seyhan (Eylül 1955) ve Balıkesir Valiliği’ne atandı (1957).Resen emekliye sevkedildi (1960) ise de Anayasa Mahkemesi’nce işlem karar edildi.Yıl sonunda kendi isteği ile ayrıldı.Çeşitli zamanlarda Almanya, Avusturya ve Amerika’ya mesleki geziler yaptı.ABD’de ‘’Fahri Amirallik’’ unvanı verilmişti (1926).

Yayınlanmış eseri:Muhtar ve İhtiyar Heyetlerinin Vazifeleri (1953).

KÂZIM ARGUVANLIGİL. Tümgeneral, (d.Divriği/1986 – ö.İstanbul/1968).Divriği’nin Kaleardı mahallesinden Karantina Memuru Seyit Mehmet Efendi ile Lâtife Hanım’ın oğludur.30 Nisan 1949 tarihli mektubunda biyografisini şöyle anlatıyor: ‘’Divriği kasabasının eski Bedestan, şimdiki kaleardı mahallesinde Arguvanluoğulları (Arguvanlıgiller) lâkabile anılan kadim bir aileye mensubum. ‘’Babam: 1300 yılı nüfus tarihine göre: Divriği Bedestan mahallesi sahife 47, sıra I/112, hane 29’da Arguvanlıoğulları şöhretini haiz Teslime Hatun 1283 doğumlu Seyit Mehmet bin Mustafa. Anam:1292 – 1293 (1877 – 78) Harbinde Sırplarda kalan İvranya Kasabası muhacirlerinden, Cephanecigil oğullarından Osman kızı Lâtifedir.

‘’1312 (1896) yılında Divriği’nin Bedestan mahallesinde doğdum.Karantina İdaresi’nin küçük bir memuru olan babamın memuriyet hayatı dolayısıyla 1312 yılına kadar Selânik-Belgrat demiryolu üzerindeki Türk-Sırp hududumuzun karantina ve tahfishane noktası olan Zibefçe hudut istasyonu mevkiinde büyüdüm.1318’de İlkokul tahsiline başladım.1328 (1912) sonuna kadar ilk, Rüştiye ve İdadi tahsilimi son sınıfa kadar Midilli’de yaptım.Muhacereti müteakip Konya Muhacirin İdadisi ve Yozgat Sultanisi’nde tahsilime devam ederek Yozgat Sultanisi’nden 1330 (1914) yılında Harp Okulu’na girmek suretiyle şerefli askerliği meslek tuttum.Muvazzaf zabit namzetliğile 8 Ekim 1330’dan (1914) itibaren katıldığım Birinci Dünya Harbi’nde Çanakkale, Sina-Filistin cephelerinin bütün muharebelerine girdim.Çanakkale’nin Arıburnu cephesinde 19 Mayıs 1331 (1915) büyük taarruzunda sol kolumdan Sina cephesinin ikinci Gazze muharebesinde sağ kürek ve böğrümden yaralandım ve büyük harbin en son kıtası olan 16.Tümen Hücum Bölüğü peşinde muhtelif muharebeler vere vere çekilebildiğim Şam yakınlarında 31 Eylül 1334 (1918)’de İngilizlere esir düşmek bahtsızlığına uğramak suretile üsteğmenlikte sona ermiştir.

‘’1335’te Mısır’daki esaretten dönüşümden sonra atandığım Tekirdağ’daki kıtamla 1336 (1920) Trakya Harekâtına da katıldım.Neticede kıta başında Bulgaristan’a iltica ederek bir müddet sonra İstanbul’a kaçtım ve oradan İstiklâl Savaşı’na da katılarak 1338 (1922) Başkomutan büyük zaferinde anayurttan sürüp attığımız düşmanın peşini kıta ile kovalamak zevkini tattım ve 31 Ağustos 1338 (1922)’den itibaren yüzbaşı oldum.

‘’1340, 1341 (1924, 1925) yılında Harp Okulu tahsilimi ikmal ile 1926’da Harp Akademisi’ne girdim ve 1929’da mezun oldum.Müteakiben kademelerle 30 Ağustos 1928’den itibaren binbaşı oldum.1930 yılından sonra sırasıyla yarbay, albay rütbeleriyle Erzincan, Sarıkamış, Kars garnizonlarıyla Harp Okulu, Jandarma Genel Komutanlığı, Bursa Garnizonu, Beykoz, Çatalca bölgelerinde muhtelif kurmay ödevlerinde, tabur alay komutanlıkları kademlerindeki hizmetleri de yaparak Haziran 1946’da Ordu Kurmay Başkanlığı’na atandım.30 Ağustos 1946’da Tuğgeneralliğe yükselerek Ordu Kurmay Başkanlığı görevini bir müddet daha ifadan sonra 8 Nisan 1947’den itibaren Tümen Komutanlığı vekâletile kıta başına getirildim ve 30 Ağustos 1940’da Tümgenerallikle vazifeye devam ediyorum.

‘’Büyük Harp’te harp madalyası, kılıçlı gümüş liyakat madalyası ve altın kılıçlı nişan; İstiklâl madalyası aldım.

‘’Not: Babamın nüfus kütüğü kaydinde ismi geçen babamın büyük anası Teslime Hatun (babamdan dinlediğime göre) 1253 Kırım Seferi’nde Rusların Şark hudutlarımızdan tecavüzle Kars kalesini muhasaralarına karşı Kars müdafaalarının dünyaya örnek olacak kahramanca muharebeleri sırasında Divriği ve civarından topladığı 20 kadar atlı muhabirin başında savaşa koşmuş, Rusların Erzurum bölgesine vardıkları zamanda Türk ordusu saflarına katılarak kahramanca dövüşmüş, erkek misali cesur ve fedakar bir Türk anasıdır.’’1956’da emekliye ayrıldı.

KEMAL  AYGÜN. Emniyet Genel Müdürü, (d.Divriği/1914 – ö.İstanbul/1979).Eski Kaymakamlardan Divriğili Ali Bey’in oğludur.

Konya Lisesi’ni, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdi (1936).sırasıyla PTT Müfettişliği, İstanbul Maiyet Memurluğu, Adalar Kaymakam Vekilliği, Bozkır Kaymakamlığı yaptı.İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde önce 6, sonra 2. şube müdürlüğü, Emniyet Müdür Yardımcılığı ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne atandı (1950)ABD’de FBI örgütünde staj gördü, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne (1951), bu görevine vekâlet etmek koşuluyla Ankara Valiliği’ne getirildi (1952).Bir yıl sonra Genel Müdürlük vekâletini bırakıp, Ankara Belediyesi Başkan Vekilliği’ni üstlendi (1954).Haziran’da ayrılıp ikinci defa Emniyet Genel Müdürü (Eylül 1955), tekrar Ankara Valisi ve Belediye Başkanı (Ekim 1957), bir yıl sonra İstanbul Belediye ve DP İl Başkanı oldu.27 Mayıs 1960’da Yassıada’ya sevkedildi ve Yüksek Adalet Divan-ı tarafından yargılanıp ölüm cezasına çarptırıldı (1961).Bu ceza süresiz hapse çevrildi.Sonra da af yasasıyla serbest bırakıldı (1963).Bir daha devlet hizmetine girmedi.Bir sigorta şirketinin yönetim kurulu üyeliği, İstanbul özel eczacılık ve diş Hekimliği Yüksek Okulları TAŞ Genel Müdürlüğü, Taksim Oteli işletmesi yönetim danışmanı oldu.Son görevi THY Yönetim Kurulu Başkanlığı idi (1970 – 71).

MAHMUT CELÂL ERÇOKLU. Yönetici. (d.1904 – ö.1 Ekim 1956).Divriği’de doğdu.Dedesi Abdullah, babası Mehmet Sait Bey, annesi Naile Hanım’dır.

İlköğrenimini Divriği’de yaptı.Sivas Lisesi’ni bitirdikten sonra Mülkiye’ye girdi.1930’da mezun olup, İç İşleri Bakanlığı İller İdaresi İkinci Şube Memurluğu’nda, 1932’den itibaren üç sene Müfettiş Muavinliği’nde, sonra Başmüfettiş ve Teftiş Kurulu Başkanlığı’nda bulundu.Bu görevde iken devlet tarafından Fransa’ya gönderildi.ki yıllık meslek ihtisasını müteakip, Milli Emlâk Genel Müdürlüğü’ne getirildi.Oluşturulan bir kurulla birlikte Tür emlâkinin tavsiyesi için Mısır’a ve Yugoslavya’ya gitti.Maliye Araştırma kurulu üyesi (1951), Müsteşar Muavini oldu (1956).Bir kalp krizi neticesinde vefat eden Erçoklu, Cebeci’deki Asri Mezarlığa gömüldü.

Maliye Meslek Mektebi’nde öğretmenliği, Maliye Meslek Mecmuası’nda makaleleri vardır.Fransızca’ya ve Farsca’ya bütün incelikleri ile vakıftı.Erçoklu terbiyesi, nezaketi, ciddiyeti ve bilgisi ile tanınmış ve sevilmiş bir memleket evladı idi.

MEHMET FAHREDDİN. Sivas’ın bilinen en eski şairi, bilgin, hattat. (d.Divriği/1236 – 1241 arası – ö. Şam/1317 veya 1323).Babası Mustafa, dedesi Zekeriya, Büyük dedesi Hacı Hasan’dır.Salur Kabilesi’nden olup, Fahreddin Halebî lakabıyla analıyordu.Osman Gazi devrinin ileri gelenlerinden biridir.Meşhur Yar Ali Çelebi’nin soyu bunun yakın akrabasıdır.Bir ara Gazze’de polislik yapmış, Melek Nâsır’ı cezalandırmıştı.Arapça ve Farsça’yı çok iyi bilen Fahreddin Mehmet, her iki dilde de nazım ve nesir üstadı idi.Ünlü yazar Ebu Hayan Endülüsî, Kitab-ı Şuara-yı Asr adındaki eserinde Fahreddin Mehmet’in yazdığı Arapça Nahiv Manzumesini övdükten sonra Farsça ve Tükçeyi ondan öğrendiğini söylüyor.Hüsamiye Müderrisi iken Kuduri’yi nazmen yazdı.Nahvi Arabî manzumesi ile Türk dilinin kurallarını belirten ‘’Ümmühatü’l-Kelimeteyn’’ adındaki kasidesi ünlüdür.Muhammed ibn-el-Mansurî Kılaun’a da hocalık etmişti.Aynı zamanda değerli bir hattat idi.

Tuhfe-i Hattatin’e göre 1317’de, Osmanlı Müellifleri’ne göre 1323’de 82 yaşında öldü.Şiirlerini bulamadığım için örnek veremedim

NURİ DEMİRDAĞ. İş ve siyaset adamı. (d.Divriği/1886 – ö.İstanbul/1957).Babası Ömer, annesi Ayşe Hanım’dır.

Divriği Rüştiye Mektebi’nden ‘’aliyülalâ’’ derece ile mezun oldu (7 Temmuz 1902).Divriği Rüştiye Mektebi ‘’muallimî sani vekilliği’’ yaptı (8 Temmuz 1902 – 1905).Sonra Ziraat Bankası’na geçti (1905 – 11 Haziran 1906).kangal Ziraat Bankası Muhasebe Kâtipliği (12 Haziran 1906 – 13 Ağustos 1908) yaptı.Kendi ifadesiyle:

‘’Divriği Ziraat Bankası’nda mülâzimeten çalışmakta iken Sivas’ta açılan Kangal Ziraat Bankası Muhasebe Kâtipliği için yapılan müsabakada muvaffak olarak nüfusta 305 tevellüdlü gösterilmiş olduğumdan yaşımdan dolayı memuriyete kabul edilebilmem için 20’den gün alanların memuriyete kabul edilmemelerinden sinim 302 olarak tahsille 20’ye iblağ edilerek bu vazifeye tayin’’ edildi. Koçkiri Ziraat Bankası memurluğu (14 Ağustos 1908 – 5 Mayıs 1911), Hasköy Mal Müdürlüğü Yardımcılığı (11 Mayıs 1911- 31 Ağustos 1911), Beyoğlu Muhasebe Tahsilat Tetkik Memurluğu (1 Eylül 1911 – 11 Nisan 1912), Varidât Muamelât (12 Nisan 1912 – 31 Ağustos 1913), Beyoğlu Muhasebesi 2.Şube Başkâtipliği (1Eylül 1913 – 6 Nisan 1914), Beyoğlu Muhasebeciliği Muhasebe Başkâtipliği (7 Nisan 1914 – 2 Haziran 1914), Tophane Tahsil Şubesi Memurluğu (3 Haziran 1914 – 7 Temmuz 1914), Beşiktaş Varidât Tahakkuk Memurluğu (8 Temmuz 1914 – 17 Nisan 1918), İstanbul Vilâyeti Varidât Mümeyyizliği (18 Nisan 1918 – 20 Nisan 1919), Bandrol Başmemurluğu (23 Nisan 1919 – 10 Haziran 1920), İstanbul Vilâyeti Tahakkuk Müfettişliği (10 Haziran 1920) Teşrinievvel görevlerinde bulundu.10 Temmuz 1920’de memuriyetten istifa ile 35 yıl ticaretle uğraştı.

Mütareke sırasında ‘’Türk zaferi sigara kağıdı’’ imalatı ve hırdavat ticareti yaptı.40’a yakın ticaret, mümessillik, müteahhitlik, ithalat, ihracat, fabrika ve tesisleri, uçak ve tank imalatı ve tamirat atölyeleri, büyük demiryolu (Sivas – Erzurum Demiryolu hattı, 1938 – 39), şoseler, fabrika ve büyük bina okul inşaatları, maden imtiyaz ve işletmeleri gibi alanlarda faaliyet gösterdi.Sivil uçak okulu kurarak pilot, makinist ve yapıcı personel yetiştirdi (T.B.M.M.’deki biyografisinden).

Cumhuriyet tarihinde üçüncü kez çok partili hayata geçişte (1945) ilk muhalefet partisi olan Milli Kalkınma Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı ve genel başkanlığını üstlendi.Kuzguncuk Paşalimanı’ndaki köşkünde verdiği kuzu ziyafetlerinden ötürü partisi siyasi hayatta ‘’kuzu partisi’’ olarak tanındı.1954 genel seçimlerinde DP listesinden T.B.M.M.’ye girdi.

NÜZHET ŞAKİR DİRİSU. [Prof. Dr.].Öğretim üyesi. (d. 1889 – ö. Ankara/20 Mart 1959).Divriği’de doğdu.Turgutlu Oğullarından Süleyman Efendi’nin torunu ve Şakir Bey’in oğludur.Fizik ve kaplıca tedavisi alanında tanınmış hekimlerimizdendir.Babasının memur oluşu nedeniyle ilk ve orta öğrenimini yurdun çeşitli bölgelerinde tamamladı.İstanbul Tıp Fakültesi’ni askeri hekim olarak bitirdi (1921).İki yıl İstanbul’da, Gülhane Tıp Akademisi’nde asistanlık, operatör ve fizik tedavi ihtisası yaptı.Mesleği ile ilgili çalışmalarda bulunmak ve ihtisasını tamamlamak amacıyla iki sene süreyle Avrupa’ya gitti (1925). 1.5 yıl Fransa’da, 6 ay Almanya’da kaldı.Macaristan ve Çekoslovakya’da bir mütehassıs kimliğiyle araştırmalarda bulundu.Yurda döndükten sonra Bursa Askeri Hastanesi’ne atandı (1927).Orada mütehassıs şef olarak, Türkiye’de3 ilk kez fizik ve kaplıca tedavisini kurdu.Gülhane Askeri Tıp Akademisi prof. Yardımcılığına getirildi (1932).Bir yıl sonra da aynı şubenin profesörlüğüne seçildi.Aralıksız 12 yıl bu görevi ifa etti.1945’de fakültenin Ankara’da kurulması üzerine başkente nakletti.Burada Fizik Tedavi ve Hidroloji Enstitüsü Direktörü oldu.Bir yıl süreyle Ankara Tıp Fakültesi Dekanlığı’nı yaptı (1949 – 1950).Son görev yeri Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Hidroloji Enstitüsü idi.

Nüzhet Şakir Dirisu, 10’dan fazla uluslar arası tıp kongrelerine katıldı.Bu kongrelerde romatizmada kendi usulleriyle yaptığı tedaviler hakkında açıklamalarda bulundu.Çalışmaları her defasında takdirle karşılandı.Öldüğü yılın eylül ayında İstanbul’da toplanacak olan Uluslar arası Romatizma Kongresi’nin hem ikinci başkanı, hem de organizatörü idi.

SÜREYYA ALİ BEYZADEOĞLU. [Prof. Dr.] Öğretim Üyesi. (d.Divriği/1941).Beyzadeoğulları’ndan sağlık memuru Tahsin Bey ile Safiye Hanım’ın oğludur.

İlk öğrenimini Divriği, orta öğrenimini Kahramanmaraş’ta yaptı.1968’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu.4 yıl orta öğrenimde öğretmenlik yaptı.10 yıl Bursa Eğitim Enstitüsü ve Yüksek Öğretmen Okulu’nda çalıştıktan sonra Uludağ Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak atandı (1983).İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde başladığı (1981) doktora çalışmasını tamamladı (1985).Trakya Üniversitesi, Fen-Edebiyet Fakültesi’ne yardımcı doçent olarak atandı (1987).Bu üniversitede Atatürk ilkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanlığı (1993-2003), Fen-Edebiyat Fakültesi Dekan Yardımcılığı (2001-2003) görevlerini yürüttü.Halen aynı üniversitenin Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanıdır.Türk Edebiyatı, Dergâh, Milli Kültür, Yedi İklim ve Kayıtlar dergilerinde makaleleri yayınlanan Beyzadeoğlu’nun, Sümbülzade Vehbi (1993) ve Durûb-ı Emsâli Osmaniye (2003) adlı incelemeleri bulunmaktadır.

ŞEVKİ ARAT. Hukukçu, (D.Divriği/6 Nisan 1927).Divriğili Karamahmutoğlu Mehmet Efendi ile Nesibe Hanım’ın oğlu. Cumhuriyet İlkokulu ile Nuri Demirdağ Ortaokulu’nu bitirdikten sonra, Türk Maarif Cemiyeti hesabına Ankara Atatürk Lisesi’nden diploma aldı. İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu (1950).TBMM Dışişleri ve Milli Savunma Komisyonu’nda sekreterliğe başladı.Vatani görevini Edremit’te ifa edip yedek teğmen rütbesiyle terhis edildi (1953).Aynı yıl İstanbul’da hakim adaylığı stajına başladı.Meslekteki ilk görevi Erciş ilçesi Hukuk Hakimliği’dir.Üç yıl sonra Emirdağ Hakimliği’ne atandı.Mayıs Kararnamesi’yle İstanbul Savcı Yardımcılığı’na getirildi (1959).Burada zaman zaman değişik görevlerde bulundu.Son görevi Basın Savcılığı idi.Kozan (1972), bir yılı tamamlamadan Sinop Cumhuriyet Başsavcısı oldu.Aynı görevle İstanbul Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’na geçti (1973).Bu mahkemenin kuruluş yasası Anayasa Mahkemesi’nce lağvedilince, bu defa kendi isteği ile Cumhuriyet Savcı Yardımcısı, ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı oldu (1988).Yaş haddinden emekliye ayrıldı (1992).

TEVFİK ASLAN AKSU. [Prof.Dr.].Öğretim üyesi, (D.Divriği/1938).Abdullah Hilmi ve Mebrure (Cuhadır) ‘nin oğlu.İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu (1961).Uzmanlık Eğitimini Hacettepe Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları,Biyokimya bölümünde yaptı (1961 – 1966).sonra Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne geçti (1966 – 1978).Bu süreç içerisinde Fulbright ve AID Bursu kazanarak Postdoc eğitimini Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamladı (1968 – 1970).1970’te doçent, 1974’te profesör oldu.1978’den bu yana Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görev yapmaktadır.Bu Üniversitede Rektör yardımcılığı (1982 – 1987), Tıp Fakültesi Dekan Yardımcılığı gibi idari görevler aldı.Halen Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Temel Tıp Bilimleri Bölüm ve Biyokimya ABD Başkanı’dır.Tevfik Aslan Aksu’nun ilgi alanlarını Enzimoloji, Karbonhidrat Biyokimyası, Biyokimyasal Endokrinoloji, Doğuştan Metabolizma Hastalıkları teşkil ediyor.Evli ve 2 çocuğu olan Aksu İngilizce ve Fransızca biliyor.